ozgurbutuner.sitemynet.com
1582169327a4d545a10305f4p.jpg

Anasayfam
Yeni Hikaye Mayıs 2008
Yeni Hikaye Nisan 08
Yeni Hikaye Mart 08
Yeni Hikaye Şubat 08
Amasyada Öğrencilerimle
Çanakkale
10 Kasım Oratoryo
Hikaye
Tiyatro
Şiirlerim
Denemeler
Yeni Foto
Amasya Yılları
ATATÜRK
Güzel Sözler

Hikaye


YİTİK HAYALLER DİYARINDA...

'Gideceğim' demişti öfkeyle. "Benim burada kalmamın hiçbir anlamı yok. Gidip çalışmalıyım. Buranın sıkıcı havasından uzaklaşmalıyım." Çaresiz kabul etmişlerdi onu. Haklıydı. Halbuki, bilmiyorlardı onun içinde bulunduğu durumu. Amacı çalışmak değildi, buradan kurtulmaktı. Bir iç hesaplamanın aman vermez girdabında sürüklenen kişiliğinin onu nasıl kuşattığını görmemişlerdi. Bir seçim yapmıştır. Bilmiyorlardı her seçimin bir kaybediş olduğunu. Ve her kaybedişin bir seçim olduğunu.
Henüz on yedi yaşındaydı bu girdaba sürüklendiğinde. Taşı toprağı altın şehrin sınırlarına ulaştığında yırtık ceketinin sol cebinde geriye kalan üç beş kuruşu vardı. Ne olacaktı sanki, para kazanmak onun için sorun muydu? O darlıktan, bunaltan havadan uzaklaşmıştı ya, oralardan kurtulmuştu ya, önemli olan buydu şimdilik. Hayatın sunmadığı fırsatları yakalayacaktı burada. Ne yapıp yapacak, özlemlerini dindirecekti; hayata olan özlemlerini...
Derelerin dar yerlerinde karşıdan karşıya geçmek için yerleştirilmiş, akıntıların kımıldatamadığı, sularla yıkana yıkana ak pak olmuş taşlar vardı çobanlık yaptığı yaylaklarda. Şimdi derelerdeki o taşlar gibi harcanmış bir ömre mi sahip olacaktı, yoksa verdiği bu savaşı kazanacak mıydı? Bu soruların cevaplarını bulmayı o kadar çok istiyordu ki, düşündükçe gözleri doluyor, yanakları ıslanıyordu vakit vakit.
Günler beklediği gibi geçmiyordu artık. İş bulmak sorun olmuş, yırtık cebindeki paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Gecelerini bir apartman boşluğunda geçiriyordu; ta ki kapıcı fark edene kadar. Apar topar dışarı atılmıştı o gece. Artık geceleri aç şehrin çare bilmez sokaklarına teslimdi. Ve ümitler karanlığın koynunda gizlenmişti. Geçen her dakikanın bir umutsuzluğu daha doğurduğu bu günler ve çekilen sıkıntılar onda gençliğinin bir tarafını götürüyordu. Çocukluğunda görmüştü. Toprak yığınlarını önüne katan coşkun bir seldi gördüğü. Şiddetle akan ve önüne gelen her şeyi silip süpüren bir ses. Şimdi bu selde gençliği, umutları ve yarınları sürükleniyordu.
Açlık ve kimsesizlik bedeninde ve beyninde kol geziyor, hayatını çepeçevre sarıyordu. Üzerindeki elbiseden bir iplik çeksen bin yama dökülüverecekti sanki. Üç gündür ağzına lokma koymamıştı.
Gecelerini bir parkın duvar soğukluğundaki tahta banklarında geçiriyordu. Çobanlığını yaptığı koyunların yünlerinden yapılan, sabun tozu kokan yorganların, döşeklerin yerine inşaatlardan kalan tahta parçaları doldurmuştu. Üzerinde buğusu genzi yakan kokulu çorbaların yerini hoyrat çeşmelerden içilen suyla katık yapılan birkaç kurumuş ekmek parçaları almıştı. Ne hayaller ve umutlar ile gelmişti bu yitik hayaller diyarına...
Polis sirenlerinin korkutucu sesini yankılandığı saatlerde omzuma bir el dokunmuştu. Ürpertiyle yerinden kalktı. Bir telaşın ve tedirginliğin kol gezdiği umutsuz saatlerde bilinmeyen bir el huzursuz etmişti onu. Mahmur gözlerle etrafına bakarken üşüyen ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışıyordu. Yanında duran ve meraklı gözlerle onu seyre dalan bir adam dikkatini çekti. Yirmi yirmi beş yaşlarında, uzun boylu ve esmer tenli olan bu adam boğazından aşağıya doğru sarkan parlak camlı bir şey ile soğuk gecede bir tapınak gibi karşısında duruyordu. Adama sorgu dolu gözlerle bakarken adam konuşmaya başladı. Genç adamın bir gazeteci olduğunu ve gece muhabirliğini yaptığını, buralarda olan bir olayı araştırmaya geldiğini, geçekten de kendisini gördüğünü anlayabildi uykulu saatlerde.
Genç adam onunla konuştukça mahremiyetinin derinlerine inebilmişti. Gündüzleri arayışla geçen saatlerden apartman boşluklarına, parklara kadar geçen bir zaman diliminde yaşıyordu. Gazeteci genç ondaki samimiliği, doğallığı ve şefkati görebiliyor ve biraz daha ısınıyordu ona. Seçmesi gereken adamın bu olduğu konusunda şüpheleri yavaş yavaş kayboluyor, kanaati güçleniyordu. Şüphesiz hiç kimsenin diyecek en küçük lafı olamazdı. Peki niçin bu adamdı? Çünkü hem fakir hem de toplumu en alt tabakasına mensuptu.
Bu gazeteci gencin çalıştığı gazete "Değişim Oyunu"adını verdiği bir oyunu gerçekleştirerek paranın insan yaşamını nasıl değiştirdiği konusunda değişik örnekler sunmayı hedeflemişti. Bunun için de sokaklarda yaşayan, fakir ve kimsesiz bir insan seçilmesini uygun görmüştü. Bu kişiye bir günlük değişim şansı verilecek ve en sefil bir insandan nasıl bir "Adam" çıkarılır, bunu ispatlayacaktı. Bu oyun sayesinde seçilen insan, her gün bin bir umutla avuçlarını açtığı hayatı değişik yönleriyle yirmi dört saatliğine de olsa tanıyacaktı.
Bu anlatılanlara tepkisi hiç belli olmadı hüzünlü yüzünden. Üzgün ve bir o kadar da mahcup bir ifadeyle boynunu bükebildi sadece bir oyuna bütün kozlarını sürerek gelmişti buraya. Kendi oyunu ile bu oyun arasın da fark göremiyordu. Neden kabul etmesindi ki?
Hemen ertesi gün mis kokulu sularda yıkanırken kalıp kalıp sabunları eritmişti kirden rengini kaybeden teninde. Geldiğinden beri üzerinde her geçen gün oluşan bir umutsuzluk katmanını eritiyordu sanki inen her bir tas su ile. Makas girmeyen saçlarında şimdi şekil adını bilmediği şekil veren maddeler kokuyordu. Değişim kendini yavaş yavaş gösteriyordu. Sanki kabuk değiştiren, deri değiştiren bir hayvan gibi eski kişiliğinden soyunuyor, kendisinin bile tanıyamadığı bambaşka bir insan oluyordu. Daha sonraları ise büyük mağazaların kapıları açılmıştı önüne.
Her şey hazırdı artık değişim kendini göstermişti. Bol bol fotoğrafları çekilmiş ve ertesi güne hazırlanmak üzere gazeteye gönderilmişti. Kendi de biliyordu ki bu oyun fazla sürmeyecekti. Ertesi sabah elinde bir gazeteyle gazeteci genç adam yanına yaklaştı ve kendi fotoğraflarına bakmasını istedi. Büyük yazıların altında koluna girmiş birkaç gururlu patronla çekilmiş bu resimler hiçbir şey anlatmadı ona. Ve her şeyde olduğu gibi sona yaklaşılmış ve sefil hayatına dönüş bileti cebine çoktan konmuştu.
Umutların ertelendiği yarınlarda yaşadığı bu tatlı, ama şaşırtıcı olay duygu aleminde sarsıntılar oluşmasına sebep olmuştu. Resimleri manşette çıkmış, hayatının nasıl değişebileceğini kendi gözleriyle görmüştü. Resimlerinin altında genç adamın söylediğine göre "önceki hali" "şimdiki hali" diye bir şeyler yazılmıştı. Ama kendine tanıdık gelen resim "önceki hali"idi.
Gazeteci genç, kandırıldığını hissettirmekten çekinecek kadar düşünceliydi ve onu yolcu etmek için gazetenin dışına kadar onunla gitti. Ayrılırken ilk karşılaştıklarında dikkatini ve hayranlığını çektiğini bildiği parlak camlı şeyi ona doğru uzattı. Şaşkınlıkla uzanan eller, eski bir dostun armağanını kabul eder gibi kabul etti makineyi ve arkasını dönerek sessizce uzaklaştı.
O, taş zemin üzerinde bir avuntunun arta kalan hayal kırıklığını ve hüznünü yaşıyordu artık. Geceleri soğuk geçiyor, günler acımasız davranıyordu. Isınmak için bir şeyler aradı. Daha sonra kendi resimlerinin manşet olduğu gazeteyi yakarak ısınmaya çalıştı. Ve geriye sadece adını bilmediği bir dost tarafından verilen adını bilmediği bir parlak cam kalmıştı. Soğuk gecenin koynuna umutları ölmüş haliyle sele serpe uzandı düşünmeden.


ÖZGÜR BÜTÜNER

HAYAT
Sırtında taşıdığı çantasıyla yanımıza doğru yaklaşmaktaydı. Sanki ellerini bir utancın perdesi altında gizler gibiydi. Gözlerinden gurur ve bir o kadar da yaptığı işin bilinci okunuyordu. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla yanımızdan ayrılmak istediği her halinden belli oluyordu. Utanç perdesinin altından iki el uzandı bize doğru. Birinde üç çift çorap, diğerinde ise kendi el emeği olduğu belli olan bir çift kundura vardı. Elleri yaptığı bu işin acısına çoktan alışmış; ama yüreği bu acıyı hazmedememişti. Gözlerindeki gurur yerini bir güvene bıraktı ve buğulu, kararlı ve inatçı bir ses tonuyla ellerindekileri işaret etti. Yanımdaki arkadaşların küçümseyici bir bakışı ile bütün ümitleri solan adam, bir kelime daha söylemeden çekilmeye başladı. Sanki çocuğunun doğumunu bekleyen bir babanın heyecanı ile yaklaştığı o masadan çocuğunun ölüm haberini alarak uzaklaşır gibiydi. Bu sıcak yaz gününün bir davet esnasında karşılaştığım bu olay, güneşin ensemizi yakması kadar acı verdi bana... O sıralar çok paraya aldığım bir kundura taşıyordum ayağımda. O ise saadetini kazanabilmek için saatlerini harcadığı kundurayı satmak istemişti sadece... Geriye çekilişinde attığı birkaç adım onun sendelemesine sebep olmuş, ihtiyar kalbi bu sendelemeyle bir kat daha ezilmişti.
Sözcüklerin dudaklara hapsolduğu bir anda karşı çıkamamanın ezikliğini de ben yaşamaya başlamıştım. Usulca arkasını dönmüş ve ilerlemeye başlamıştı. Masanın üzerindeki tabaklarda iştahla yenen yemeklerin lezzetini tattırmak için verdiği uğraş boşuna gitmişti.
Hayat, ey acıların annesi! Evlatlarını sürekli olarak kederlere gebe bırakan acımasız anne! Sen ne kadar anlaşılmazsın. Bizler masada bizden daha üst seviyedeki insanların ulaştıklarını hayal ederken bizden daha altta bulunan bir insana nasıl bu kadar acımasız davranabiliyoruz? Bir muammanın kısır döngüsünde yapılan bütün hesaplar yarınımızı daha yapmak içinken, bir lokmaya ulaşmaya çalışan gururlu gözlere sır perdelerini nasıl çekebiliyoruz? Hayvanlardaki o adaletin bir nebzesine muhtaç olan garip insanoğlu, sen neden bu kadar acımazsın?
HAZİRAN 2001

ZAMAN


Ne çocukluğunu yaşayabilmişti doyasıya ne de gençliğini yaşayabiliyordu. Zaman, elinde olmadan akıp gidiyordu. Bir akarsuyu durdurmak için barajlar kuruyorlardı insanlar, hem de büyük büyük barajlar. Akarsu şiddetinde akan zamanı durdurmak için neden bir şeyler yapmıyorlardı? Zamanı biriktirecek bir kutu yapmayı öğretecek bir usta bulsa ne iyi olurdu! O kutudan iki tane yapar; birinden gündüzleri, diğerinde geceleri biriktirirdi. Azar azar, gerektikçe kullanır ve zamanı doyasıya yaşardı. Bunun için her şeyini satmaya, vermeye hazırdı. Ama ne yapsa bir türlü istediği bir cevabı, cevapları alamıyordu.

Alımlı yüzü, incecik bedeni, al yanakları, sırma saçları günden güne zamana yenik düşecekti. Ve o, bunun olmasını asla istemiyordu. Kafasında bu düşünceler eylül akşamının yapraklı yollarında yürüyordu. Kimi zaman güneşin yakıcılığını teninde hissederek çimenler üzerinde yürümeye başladı.Türlü fikirler geliyor aklına, ama çare bulunamıyordu.

Bu günlerde yanında gezen mutlu çiftlerin kahkahalarına, çocukların oyunlarına bile aldırış etmiyordu. Nasıl olur da insanlar bu kadar büyük bir sorun karşısında duyarsız kalabilirlerdi! Şaşıyordu bütün bunlara. Farkında olmadan bir banka oturdu ve gözleri, yerde beceriklikle yiyecek toplayan karıncaları seyre kaldı. İşte onlar da zamanla yarışıyordu. Günler öncesinden ötesini bilmedikleri zamanlara yatırım yapıyorlardı. Ya kendisi, neler yaptığını hiç mi hiç bilemiyordu…

Kafasını hafiften kaldırdığında yanında yaşlıca bir adamın oturduğunu fark etti. Sevecen yüzlü, kısa boylu ve kır sakallı bir adamdı. Adam, onun bir ikilem içinde olduğunun işaretlerini okuyordu yüzünden. Ama o, umursamaz davranmaya çalışarak olayı geçiştirmeye çalışıyordu. Çünkü yaşlı adamın bir şeyler sezinlediğini farkına varmıştı. Adam babacan bir tavırla hafiften yaklaştı ve:

- İnsan ne tuhaf bir varlık değil mi?

Diye sordu. Kız bunun üzerine biraz daha şaşırdı adam devam etti:

- En onulmaz yaralara çare bulmaya çalışan bir hekim gibidir zaman. Ve zaman insanın elinde olmayan bir silahtır. Onu sen kullanamazsın, o seni kullanır. İnsan çoğu zaman yaşadıklarını geri getirmek ister ya da ilerideki yaşayacaklarını kendi planlamak ister. Ama bunun mümkün olmadığını da bilir bir yandan. İnsanın hayatında anlar vardır, bütün bir ayının bir meteliğe verirsin; anlar vardır, yarım saatine paha biçemezsin.

Kız, yaşlı adamın konuşmalarından iyice ürkmeye başlamıştı ve kalkmak istedi. O sırada adamın sevecen sesi tekrar onun ruhunu ele geçirmişti:

- Seni iyi anlıyorum kızım, çok iyi anlıyorum. Susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir anlam taşır. Bak, bu kır saçlar zamanın elime tutuşturduğu bir demet yasemin gibi. Ne kadar saklamaya çalışsam da üzerine bir kat daha kar yağıyor.

Genç kız, gözlerine kaldırarak yaşlı adamın eliyle, işaret ettiği saçlarına baktı. Adamın anlattıklarına katılıyor, bunu da halinden sezdiriyordu. Yaşlı adamın bu yaklaşımına ve kendisini anlamış olmasına yakınlık duydu. Ve yabanlığı üzerinden atmaya başladı. Meraklı gözlerle adamın ağzından dökülenleri dinledi. Yaşlı adam, ona Mevlana’dan bahis açtı. Odur ki bilgiler bilgesi, gönül ehli bir insandır, dedi. Ve anlatmaya koyuldu Barsisa ve Şeytanın hikayesini. İpte olan boğazını, canını kurtarmak için ruhunu Şeytana satmaya niyetlenen Barsisa’dan bahsettim. Uzun uzun anlattı hikayeyi. Genç kız, merakla sordu hikayenin sonunu. Yaşlı adam cevap verdi:

- Şeytan Barsisa’ya, kendine secde etmesini ve kurtuluşu için ruhunu kendisine satmasını istedi. Bağlı ve boynu ipte olan Barsisa, bunu nasıl yapacağını sordu. Şeytan da bir baş hareketiyle gönlünden evet demesini diledi. Barsisa bunu yapınca ip boğazını daha da sıkmaya başladı ve ruhunu Şeytana sattı.

Halbuki onun dilediği kurtulmaktı. Ama beterden beter bir duruma düştü. Ve Şeytan, ben senden tamamıyla uzağım, diyerek uzaklaştı. Şeytanla pazarlığını kendisinin aleyhine sonuçlandı. Şeytanla dans ederken Şeytanı değiştirmek istedi; ama değişen kendisi oldu.

Genç kız, anlatılanları büyük bir dikkatle dinlerken sonra Yaşlı Adamın bunları neden anlattığını merak ediyordu ve sordu.Yaşlı adam kendine yakışır bir bilgelikle cevap verdi:

- İnsan bir şeylere engel olmak için her şeyini fedaya hazırdır. Ama bazı fedakarlıklar hiçbir şeyin kaderini değiştirmez. Dünya bir sudur ve içtikçe susuzluğun artar.

Bunun üzerine genç atıldı ve zaman konusundaki fikirlerini anlattı. O zaman yaşlı adam, vakur bir tavırla şunları söyledi:

- Zaman odur ki, bir nehirdir; aynı suda iki defa yıkanamazsın. Zaman odur ki, bir yakımlık ateştir; ikinciye fırsatın olmaz. Onun için neyi nerede nasıl yapacağını bilmen lazım. Herkes ölür ama herkes yaşayamaz. Zamanı saklayan bir kutu, evet vardır böyle bir kutu…

Genç kızın gözlerinde hayret belirdi ve aradığı cevabı bulabilecek olmanın heyecanıyla birden irkildi. Gözleriyle ve tavırlarıyla yaşlı adamı anlatmaya davet ediyordu.

- Böyle bir kutu vardır evet, ancak insan o kutuyu en son erişir. Her şeyini feda ettikten sonra erişir. O kutu; tabuttur kızım. Tabuttur ki, “gemi”dir, zaman ancak orada rahat durur.
Genç kız, bu cevaplar karşısında afalladığının farkına varmıştı. Hayal kırıklığı ve toylukla beraber yaşlı adamı dinlemeye devam etti:

- Hayatın değeri uzun yaşamasında değil, iyi yaşanmasındadır.

“Tahtadan yapılmış uzun bir kutu,
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Çakanlar bilir ki boş tabutu
Yarın kendileri dolduracaktır”

ÖZGÜR BÜTÜNER

TAŞ


Ben ne büyük bir kudrete sahibimdir, bunu ancak tanıyanlar bilirler. İstesem, dokunduğum yerde öyle tahrip yaparım ki, şaşakalırsınız.

Sizden çok önce dünyaya geldim. Dünyanın dört bir tarafında ben varım. Bazen tane tane, bazen heybetine inanamayacağınız kadar büyüklükte karşınıza çıkarım. Toprak bile ben sayılırım.

Bazen bir insanın cansız uzanan bedeninin baş ucunda El Fatiha yazılı nöbet beklerim. Onun bana gelişini beklerim. Görenler onu benden tanır ve içleri ürperir.

Çok şeye şahit oldum dostlar çok... Ferhat beni yenmeye çalıştı aklı sıra. Aşkını ispatlamak için gürzünü göğsüme indirirken hiç düşünmedi ki ben insanların kalplerinde de yer etmişim. Hani “taş kalpli” derler ya... Nice aşklara şahit oldum; ama en yamanını o delikanlıda gördüm.

Üstüme şiirler yazıldı asırlar boyu. Nice şair heybetime hayran kaldı:

Merhametsiz kalpleri sana benzettiler,
Sana ruhsuz, sana cansız dediler.
Halbuki senindir değirmendeki beste,
Seninle şekil verir ruhuna heykeltıraş.
Sana yakılır dert, sana vurulur baş.
Milyonlarca yıldır,
Milyonlarca insanın tapınağı taş...


Sizler bensiz yapamazsınız; ama ben siz olmadan da çok şey yapabilirim. Sizden önce de vardım, sonra da olacağım. Hiç düşündünüz mü bensiz ne yapardınız? Hangi temel üzerine otururdunuz? Ben hayatınızın bir parçasıyım ne kadar uzak tutmaya çalışsanız da. Eteklerimde yarıklar açarak gürültülü makineler geçirdiniz, azgın suların önüne diktiniz beni set diye... Dinamitler patlattınız göğsümde, gözümden akan yaşları görmediniz. Ama bunlar bitecek. Biz yine baş başa kalacağız sizlerle...

Ömrünüzün sonunda üzerime iyi şeyler yazılsın istiyorsanız zamanınızı, yaşamınızı iyi değerlendirin.

O gün görüşmek üzere...


AĞUSTOS 2001


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın