ozgurbutuner.sitemynet.com
1582169327a4d545a10305f4p.jpg

Anasayfam
Yeni Hikaye Mayıs 2008
Yeni Hikaye Nisan 08
Yeni Hikaye Mart 08
Yeni Hikaye Şubat 08
Amasyada Öğrencilerimle
Çanakkale
10 Kasım Oratoryo
Hikaye
Tiyatro
Şiirlerim
Denemeler
Yeni Foto
Amasya Yılları
ATATÜRK
Güzel Sözler

Yeni Hikaye Şubat 08


GEÇ KALDIK

Akşamları insana hüzün mü verir, sevinç mi; insan bunu şimdi daha iyi tayin edebilir, diye düşünüyordu. Bazen yanınızda insanlar bulunur -hani sevdiğimiz dediklerimizden- ve zaman su gibi akar...Bazen de yalnızlık kollarına almıştır sizi ve sımsıkı sarıp sarmalamıştır. Öyle bir sıkar ki nefes almak bile zor gelir. İşte oraya geldiğinde tam da bunları hissediyordu adam. Önce çevresine ıslak gözlerle bir anahtar deliğinden bakmanın verdiği mahcuplukla baktı ve rasgele bir masaya oturdu. Çevresinde insanlar sohbete dalmış, kimisi zevkle kemikleri sallayıp şeş beş atıyor, kimisi çay bardağının ince beline sarılmış hüzünlerini şekerli suya gömmeğe çalışıyor, kimisi de sevdiğinin elini narin bir çiçeği tutar gibi tutuyor ve zaman zaman da kokluyordu. İnsanlar saadetle yoğrulurken o, acılar girdabında sürükleniyordu. Hâlbuki sabah yine aynı sabahtı.

Bu sabah her günün verdiği olağanlıkla güne başlamış ve işe gitmişti. Memur olmanın ona verdiği en büyük huzursuzluk başlamış ve kâğıtların arasından başını kaldıramadan öğleyi bulmuştu. Her gününün diğerinden farklı olmaması yüreğini bir kelepçe gibi sıkıyordu; ancak elinden de bir şey gelmiyordu. Günü işlerinin arasında tamamlamış ve yorgun argın eve doğru yol almağa başlamıştı. Hava bugün biraz serin hatta yağmurluydu. Islak kaldırımlar üzerinde belki evine giderken eşine, sevdiklerine çiçek götürme nezaketinde bulunabilecek insanların varlığını ümit ederek bekleyen satıcılar, bir yardım derneğine bağlı olarak çıkardıkları gazeteleri satmaya çabalayan ve yanlarına gittikleri insanların küçümser bakışlarından kaçmaya çalışan yaralı yürekler vardı. Bazı dükkânlardan renkli ve parlak ışıklar altında şişirilmiş fiyatlardan dolayı ellerinde kalan malları yüzde bilmem kaçlarla indirim adı altında satan tezgâhtarları görüyordu. Hep aklına takılırdı bu mesele. Bir mal madem yüzde elli indirime girebiliyorsa ve bundan zarar edilmiyorsa neden bunu ilk başta uygun fiyatından satıp mallarını tüketmiyorlardı? Bu meseleye de aslında fazla kafa da yormak elinden gelmiyordu. Hayat da böyle değil miydi? Hep değerli gösterilen şeyler gün gelip o kadar ucuz hale geliyordu ki… Sevginin yüceliğinden bahsediliyordu ama sevmeyi bilmiyordu insanoğlu. Şeref en önemli unsurdu; ama yeri geldiğinde şerefi hiçe saymak da gözü açıklık olmuyor muydu?

Eve geldiğinde her gün bu saatlerde mutfaktan duyduğu tıkırtılar ve şangırtılar yoktu. Evden sanki cenaze çıkmışçasına bir sessizlik hâkimdi. Aslında hanımı, akşam için erkenden mutfağa girer ve günün öğleden sonrasını mutfakta geçirirdi. İlk saatleri ne pişireceğini düşünmekle geçirirken sağı solu toparlar, sonra da tencerelerin her gün tozunu alarak saatlerin kanına girerdi. Sonrası da kalan dakikalarda araya yemek sıkıştırmakla geçerdi. Yaşamlarının birbirlerine verdiği “alışma” duygusu yüzünden sıradanlaşmışlar ve bu sıradanlıktan kurtulmak için de bir çare düşünmemişlerdi nedense. Her ikisi de bundan kendi adına şikâyetçiydi ama yine de çözüm aramada hiçbir gayret göstermiyorlardı. Yalnızca kızları Sibel, bundan şikâyet ediyor ama o da bir zaman sonra teslim bayrağını çekerek ebediyetten beridir evliymiş gibi davranan bu yirmi yıllık evlileri rahat bırakıyordu. Zaman zaman kızının yanına çıkıyor ve okuduğu kitaplara bakıyordu. Kızı akşamları zamanının çoğunu odasında kitaplarıyla baş başa geçiriyordu. Hanımıyla televizyon başında oturup “o ne yapmış, bu ne giymiş” saçmalıklarına katlanmaktansa kızıyla eserler üzerine sohbet etmeyi seviyordu. O da biliyordu okumanın faydasını ama yine de zaman ayırmıyordu işte. Zaten doğru bildiklerimizi yapamadığımızdan hep yanlış yerlerde değil miyiz bizler! Kızı farlı yazarlar ve eserler okuyor ve bunlardan edindiklerini bir deftere muntazam biçimde not alıyordu. Zaten o da en çok bu notları seviyordu. Okumak isteyip de okuyamadıklarından bu yolla fikir sahibi olmaya çabalıyordu; ama bu çok sevdiği bir yemeği yemek yerine sadece onun suyuna ekmek banmaya benziyordu. Tamam, suyu da lezzetliydi ama yemek daha da güzeldi. Bunu da iyi biliyordu. Gençlik yıllarını düşündüğünde ne kadar çok okuduğu gelirdi aklına. Kızına da bu alışkanlığı o kazandırmıştı zaten. Ama bizler, bir şeyi doğru yaptıktan sonra devam ettirmeyi beceremeyenler, bu becerisizliğimizin faturasını hep ödüyorduk.

Sessizliğe doğru adım adım yaklaşmakta ve içini bir tür bunaltı kaplamaktaydı. Evin kapısını açıp da içeri girmek yerine karşılaşmaktan korktuğu herhangi bir durumdan kaçmak da seçenekler arasındaydı ama yine de açtı kapıyı. Hanımı ilk evlendikleri sene aldıkları ve yerine asla yenisini koyamayacaklarını bildikleri eski koltuk takımının bir köşesine sığınmış ve huzursuzluk veren bir tablo gibi durmaktaydı. Ne olduğunu sormak işte bu anlarda çok zordu. En iyisi yıllardır sabırla sürdürdüğü sükûnetini hiç bozmadan yanına oturmaktı. Ve öyle yaptı. Hanımı başını kaldırdığında ona “ne kadar da boş vermiş bir adamsın” dercesine bakıyordu. O zaman fark etti gözlerindeki inci tanelerini. Yanakları ıslak pamuklar gibi duruyor ve sanki yanaklarının al ateşini bu gözyaşı yağmuru söndürmüş gibi duruyordu. Hanımı bir an kıpırdandı ve elini attığı hırkasının cebinden bir kâğıt uzattı. Gözyaşlarına sebebiyet verebilen bu kâğıt parçasının kimden olabileceğini az çok tahmin ederek yüreğinde derin bir depremin sarsıntılarını hissetti. Ve o an karar verdi: Dışarı çıkacaktı.

İşte şimdi o kâğıt parçasının içinde yazılanları düşünerek dalgalı denizlerin sarhoşluğuyla buraya kadar gelmişti. Ve açıp okumaya başladı:

“ Sevgili babacığım,

Hani bazı duygular vardır, binlerce kelimeyle anlatsan da yine de anlatmış sayılmazsın. Ancak o duyguları yaşadığında bir “ah” bile anlatmaya yeter belki. Ben sana doğrudan söyleyeceğim söyleyeceklerimi. Ben gidiyorum.

Nereye mi? Bilmiyorum ama ben yine de gidiyorum. Bir dakika hatta bir saniyede verilen veya verilemeyen bir karar, bir tereddüt anı insanın hayatı üzerinde ne uçsuz bucaksız neticeler doğurabilir bunu da biliyorum. Ama ben tereddütsüz bir karar verdim ve geri dönüp düşünsem de pişmanlığımı kendimin yaşayacağı bir yola girdim. Üzülme diyemem, üzülürsün bilirim, hem de çok üzülürsün.

Bazen akşamları yanıma geldiğinde bana, “yarınlar önemlidir, insan yarınlarını yaratmalıdır ve bu uğurda her şeyi göze almalıdır.” derdin. Ben de öyle yapıyorum ve bir süreliğine göze aldıklarımın peşinden gidiyorum. Yüreğine su serpecekse söyleyeyim: Döneceğim. Ama bu dönüş ne zaman olur bilemem. Annemle sen o kadar alışmıştınız ki birbirinize değişik bir şey yapsanız bünyeniz ve ruhunuz bunu kabul etmiyordu. Sıradanlığınızı bozacak en ufak şeyden katçınız bunca zaman. Ama ben de kaçıyorum artık. Bünyemin değişikleri kabul edeceğini düşünüyorum. Belki de çok büyük yanılgılar içindeyim. Bunun sonucu belki hepimizi çok üzecek ama yine de üzülmeyi ve yıpranmayı göze alıyorum. Hep yarınları bahane etmeyeceğim. Biliyorum ki, sürekli yarınlara sığınan insan korkar insandır. Ve yarınları bahane edenler ihmalkârdır.

Seni ne kadar sevdiğimi söylememe bilmem gerek var mı, ama ben yine de söyleyeyim: Seni çok seviyorum babacığım.

…”

İnsanların neşeli seslerine, zarların kemik sesine ve garsonların ayak seslerine bir gürültü daha karıştı o an. Adam elindeki mektubu daha fazla okuyamadan yere serildi. Herkes orada bulunmanın havasına kendini kaptırmış ve çevresinde olanları fark edemiyordu. Sesler ahenksiz bir şekilde, bir melodramın iniltisini dindirmiş ve masaya yaslanmış yorgun kolların usulca aşağı kayışını bastırmıştı.
ŞUBAT 2008
Özgür BÜTÜNER

ata__medium_.jpg