ozgurbutuner.sitemynet.com
1582169327a4d545a10305f4p.jpg

Anasayfam
Yeni Hikaye Mayıs 2008
Yeni Hikaye Nisan 08
Yeni Hikaye Mart 08
Yeni Hikaye Şubat 08
Amasyada Öğrencilerimle
Çanakkale
10 Kasım Oratoryo
Hikaye
Tiyatro
Şiirlerim
Denemeler
Yeni Foto
Amasya Yılları
ATATÜRK
Güzel Sözler

Yeni Hikaye Nisan 08


HAYATA DAİR
Şirkette işler ne zamandır iyi gitmiyordu. Bunun sebepleri o kadar çoktu ki, kötü gidişin sebebi bazen birine bazen de hepsine bağlanabiliyordu. Daha doğrusu hangisine bağlanacağını kimse doğru dürüst kestiremiyordu. Patronun lüzumsuz harcamaları, tam bir havailikle büyüyen çocuklarının aşırılıkları, yönetim hataları... Bir sistemde eğer yöneticiler kararları tek başına alabiliyorlarsa orada katılımcılıktan bahsetmek asla mümkün olamaz, diye düşünüyordu. Ve bu şirkette işe başlamasına sebep olan arkadaşına da zaman zaman sitem etmekten de geri durmuyordu.

Üniversite yılları büyük hayallerle başlamış, beş yıl çarçabuk geçmiş ve bir anda kendilerini hayatın acımasız çarkına düşmüş bulmuşlardı. Ne hayatı tam olarak tanıdıklarını düşünüyorlardı ne de işlerini... Ona sadece babasının söylediği şu söz kulaklarında güzel bir musikinin anlamlı ezgileri gibi kalakalmıştı: “Hayat, acımasız bir ustadır ve doğruları zorla öğretir. Sen öğrenmek için çaba sarf ettikçe de acımasızlığı artar. O yüzden hayata bırak kendini ve öğren.”

Okulu iyi dereceyle bitirmeyi ne kadar istese de bunu başaramamıştı. Gerek arkadaşlarına fazla kapılması, gerekse zamanı hoyratça harcaması buna başlıca sebeplerdi. Okul günlerini yâd etmek ve gelecek planları yapmak için en samimi arkadaşı ile buluşacaklardı. Ona iyi bir iş teklifi gelmiş, o da kendisini buraya aldırabileceği üzerine söylemlere kapılmıştı. İşte tüm bunlar için, öğrenciyken sık sık gittikleri şadırvanı ve güvercin sedasıyla yıkanmış bir bahçesi olan Sadık Dede’nin mekânında buluşmaya karar vermişlerdi. Sabah aslında erkenden evden çıkmış, biraz kitapevlerinde oyalanmıştı. Uzun zamandır okumak istediği bir kitabı görüp almıştı. Elinde kitabıyla çay evine girdiğinde Sadık Dede onu mahzun gözlerle karşılamış ve titrek ellerini ona doğru uzatarak yılların verdiği sadakati ispatlamasını beklemişti. O da kurumuş dudaklarını yeşili iyice belli olan ellerde gezindirdikten sonra sıkıca sarılmıştı. Eski günlerde olduğu gibi bergamot aromalı çayını ince belli bardağında sunmuştu Sadık Dede. Tomurcuk kokusunun tüm bardağa sindiğine ikna olup ilk yudumunu aldığında bu ismin Sadık Dede’ye ne de çok yakıştığını düşünmüştü. SADIK; sadakatle bağlı olan...

Arkadaşının gelmesini beklerken elindeki kitabı karıştırmaya ve bir yandan da küçük yudumlarla çayının tadını çıkarmaya başlamıştı. Kitap her okuyan tarafından çok beğenilen bir kitaptı. Ve satırlar gözünün önünden akıp giderken yoğun bir sisin ardında birden fark edilen bir şey görmüşçesine birden irkildi: “İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye bağlayamaz ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok kuvvetle severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.”

Birden hiç âşık olmadığı aklına geldi. Neden hiç âşık olmamıştı? O mu bunu kaçırmıştı yoksa içinde bunu yapmaya kudret mi bulamamıştı. Gözleri kitabı tararken aklı da ona bu fikirlerle oyunlar oynuyordu. O anda aradığı cevabı bulmuştu: “ O, içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.” Demek ki içinde sevmek arzusu hiç şiddetlenmemişti. Ya da onu şiddete meyledecek hiçbir şey yaşamamıştı. Gerçekten de içinde ne kadar sevgi taşıyordu? Bunu hiç sorgulamamıştı bugüne kadar. Ailesini seviyor, arkadaşlarını önemsiyor ve hayata tutunmaya çalışıyordu. İçinde bunlardan başka da bir sevgi olmadığını fark ettiğinde Sadık Dede’nin çayını tazelediğini fark etti ve bir yudum alarak devam etti okumaya.

“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde ‘bu böyle olmayabilirdi’ düşünesi, yoksa insan kader diye düşündüğü şeyleri kabule her zaman hazır.” Bu satırlar belki de şu ana kadar okuduğu en anlamlı satırlarmış gibi geldi o anda. Buna elbette ki içinde bulunduğu ruh durumu sebepti; ama ne olursa olsun bu satırları hayatının merkezine koymaktan da asla geri durmayacağını biliyordu.

“İnsanlar birbirlerinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi birtakım yabancılar beslemekti.” Bu satırları okuyunca kendi ailesini düşünmüştü. Babası ona her zaman destek olmuş, eğitimi için hiçbir zaman fedakârlıktan kaçınmamıştı. Onların ailesinde tam bir sevgi ve alaka yakınlığı vardı. Bunu bilmek onu o anda rahatlatmıştı.


Arkadaşı verdiği saate Sadık Dede’nin sadakatle yoğrulmuş çay evinde sadık kalmamış ve onu epeyce bekletmişti. Bundan da fazla şikâyetçi olmak aslında içinden gelmiyordu; çünkü kendisiyle baş başa kalmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu bu zaman diliminde iyice anlamıştı ve iyi de olmuştu. Yazar, ona “Raif Efendi”nin kanalıyla yeni çıkış yolları göstermiş ve o da kendine olan güvenini adeta yeniden kazanmıştı. İş bulmak veya hayata tutunmak için hep birilerinin vasıtasına ihtiyaç duyduğunu düşünmekle ne de çok hata yaptığını şimdi daha da iyi anlıyordu. Hayatta zaten birçok ‘Raif Efendi’ vardı ve kendisi de bunlardan biri olmaya adaydı. Ama o şu an kararını kesin olarak vermişti. Hayat bir oyundur. Bu oyunda doğru hamleyi yapmamak değil, doğru bildiğin hamleleri yapmaktan kaçınmak bizi yorar. Bu fikir o kadar yerleşmişti ki yüreğine buna dört elle sarılmıştı.

Hayat eğer benden tek kişilik bir pandomima istiyorsa buna göre sahne veriyor. Eğer bir komedi bekliyorsa buna uygun sebepler yaratıyor. Trajedi ya da dram isterse... Bunu düşünmek bile içini ürpertiyordu. Tüm bunlara maruz kalmamak için ya iyi bir oyunun olmalıydı elinde ya da iyi bir oyuncu olmalıydın. Eğer kendi kurallarına göre oynayamıyorsan o zaman başkalarının kurallarına göre oynamak için o kadar çok numara bilmek gerekiyordu. Evet, işte buydu bunca zamandır aradığı. Hayatta iyi bir oyuncu olacak ya da oyunu kendi yazacaktı. Figüran olmak yerine başrol oynayacaktı.

Koltuğunun altına kitabını sıkıştırdı ve Sadık Dede’nin sıcaklığı ve samimiyetini üzerine sinmiş olduğuna kanaat getirdikten sonra titrek elleri kararlı tavırlarla öptü, güvercinlerin havaya kanatlanışlarını kendi kararlılığına benzeterek şadırvanın su sesini taklit edercesine edalı edalı yürüyüp gitti.

28 Nisan 2008

Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin.


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın