|
HAYAT
Sırtında taşıdığı çantasıyla yanımıza doğru yaklaşmaktaydı. Sanki ellerini bir utancın perdesi altında gizler gibiydi. Gözlerinden gurur ve bir o kadar da yaptığı işin bilinci okunuyordu. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla yanımızdan ayrılmak istediği her halinden belli oluyordu. Utanç perdesinin altından iki el uzandı bize doğru. Birinde üç çift çorap, diğerinde ise kendi el emeği olduğu belli olan bir çift kundura vardı. Elleri yaptığı bu işin acısına çoktan alışmış; ama yüreği bu acıyı hazmedememişti. Gözlerindeki gurur yerini bir güvene bıraktı ve buğulu, kararlı ve inatçı bir ses tonuyla ellerindekileri işaret etti. Yanımdaki arkadaşların küçümseyici bir bakışı ile bütün ümitleri solan adam, bir kelime daha söylemeden çekilmeye başladı. Sanki çocuğunun doğumunu bekleyen bir babanın heyecanı ile yaklaştığı o masadan çocuğunun ölüm haberini alarak uzaklaşır gibiydi. Bu sıcak yaz gününün bir davet esnasında karşılaştığım bu olay, güneşin ensemizi yakması kadar acı verdi bana... O sıralar çok paraya aldığım bir kundura taşıyordum ayağımda. O ise saadetini kazanabilmek için saatlerini harcadığı kundurayı satmak istemişti sadece... Geriye çekilişinde attığı birkaç adım onun sendelemesine sebep olmuş, ihtiyar kalbi bu sendelemeyle bir kat daha ezilmişti.
Sözcüklerin dudaklara hapsolduğu bir anda karşı çıkamamanın ezikliğini de ben yaşamaya başlamıştım. Usulca arkasını dönmüş ve ilerlemeye başlamıştı. Masanın üzerindeki tabaklarda iştahla yenen yemeklerin lezzetini tattırmak için verdiği uğraş boşuna gitmişti.
Hayat, ey acıların annesi! Evlatlarını sürekli olarak kederlere gebe bırakan acımasız anne! Sen ne kadar anlaşılmazsın. Bizler masada bizden daha üst seviyedeki insanların ulaştıklarını hayal ederken bizden daha altta bulunan bir insana nasıl bu kadar acımasız davranabiliyoruz? Bir muammanın kısır döngüsünde yapılan bütün hesaplar yarınımızı daha yapmak içinken, bir lokmaya ulaşmaya çalışan gururlu gözlere sır perdelerini nasıl çekebiliyoruz? Hayvanlardaki o adaletin bir nebzesine muhtaç olan garip insanoğlu, sen neden bu kadar acımazsın?
HAZİRAN 2001
TAŞ
Ben ne büyük bir kudrete sahibimdir, bunu ancak tanıyanlar bilirler. İstesem, dokunduğum yerde öyle tahrip yaparım ki, şaşakalırsınız.
Sizden çok önce dünyaya geldim. Dünyanın dört bir tarafında ben varım. Bazen tane tane, bazen heybetine inanamayacağınız kadar büyüklükte karşınıza çıkarım. Toprak bile ben sayılırım.
Bazen bir insanın cansız uzanan bedeninin baş ucunda El Fatiha yazılı nöbet beklerim. Onun bana gelişini beklerim. Görenler onu benden tanır ve içleri ürperir.
Çok şeye şahit oldum dostlar çok... Ferhat beni yenmeye çalıştı aklı sıra. Aşkını ispatlamak için gürzünü göğsüme indirirken hiç düşünmedi ki ben insanların kalplerinde de yer etmişim. Hani "taş kalpli" derler ya... Nice aşklara şahit oldum; ama en yamanını o delikanlıda gördüm.
Üstüme şiirler yazıldı asırlar boyu. Nice şair heybetime hayran kaldı:
Merhametsiz kalpleri sana benzettiler,
Sana ruhsuz, sana cansız dediler.
Halbuki senindir değirmendeki beste,
Seninle şekil verir ruhuna heykeltıraş.
Sana yakılır dert, sana vurulur baş.
Milyonlarca yıldır,
Milyonlarca insanın tapınağı taş...
Sizler bensiz yapamazsınız; ama ben siz olmadan da çok şey yapabilirim. Sizden önce de vardım, sonra da olacağım. Hiç düşündünüz mü bensiz ne yapardınız? Hangi temel üzerine otururdunuz? Ben hayatınızın bir parçasıyım ne kadar uzak tutmaya çalışsanız da. Eteklerimde yarıklar açarak gürültülü makineler geçirdiniz, azgın suların önüne diktiniz beni set diye... Dinamitler patlattınız göğsümde, gözümden akan yaşları görmediniz. Ama bunlar bitecek. Biz yine baş başa kalacağız sizlerle...
Ömrünüzün sonunda üzerime iyi şeyler yazılsın istiyorsanız zamanınızı, yaşamınızı iyi değerlendirin.
O gün görüşmek üzere...
AĞUSTOS 2001
|