|
AKŞAM SORGUSU
Bu şehirde ne kadar çok saati zamanın amansız kollarına teslim etmişti, bunu çok iyi biliyordu. Hep aynı insanlar, aynı arkadaşlar ve aynı sözler çocukluğunu tüketmişti. Onun özgür davranışlarından o kadar çok korkmuşlardı ki ne zaman biraz uzaklaşmak istese iki el omuzlarında tutup bastırıyordu onu. Zaman zaman annesinin balkondan yaptığı yoklamalar da usandırmıştı onu: Hikmet! Sese dönüp de karşılık verdiğinde annesi sessizce içeri süzülürdü. O an anlardı ki alışılmış bir içtima daha bitti.
Uzun yıllar tek bir mahalleye sıkışmış kalmış bir çocukluğun ardından ilk gençlik heyecanlarıyla yavaş yavaş farklı ortamlarda görünmeye başlamıştı. Buralara geldiğini evden kimse bilmiyordu. Bilselerdi ne olurdu, bunu da aslında tam olarak kestiremiyordu; ama yine de onların bunu bilmemesinden huzur duyuyordu. O ortamlara girdiğinde artık davranışlarında mıdır yoksa acemice sözlerinden midir nedir, bütün gözlerin ona "Hey, acemi" dercesine baktığını hissediyordu ya da bunu kendince uyduruyordu. Ne önemi vardı ki tüm bunların? Etrafındakiler, kendi heveslerinin tatmini peşinde amansız bir avcı gibi koştururken onun durumunu mu dikkate alacaklardı? Bir zaman kendini böyle avutuyor, sonra da acı gerçeğin farkına varıyordu. O zaman neden kendisi başkalarının yaptıklarıyla ilgileniyor, onların düşüncelerini okumaya çalışıyor, bakışlarından anlamlar çıkarmaya çalışıyordu? Demek ki başkaları da pekâlâ kendisi gibi düşünebilirlerdi.
Babası eve geç gelmesine bir zaman ses çıkarmadı; ama artık konuşmanın gerekliliğini düşünmüş olacaktı ki onu kenara çekti. Önce kalın ve biçimsiz ellerini dizlerinin üzerine koydu, kulağını kaşıdı, boğazını temizledi ve ellerini göbeğinde birleştirerek klasik nutuk atma pozisyonunu almış oldu. O ise karşısında boğazına bıçak dayanmış bir kurbanlık kadar aciz hissediyordu kendini; çünkü büyükleri ondan cevap vermelerini istese, bu sefer de "sus, karşılık verme" diye azarlıyorlardı. Kendini savunma mekanizması işlese her zaman bir çomak sokan bulunuyordu işte. "Senin sınav zamanın yaklaşmış, sen hala sürtüyorsun be çocuk. Ne zaman adam olacaksın, çok merak ediyorum. Biz senin için didinelim, sen tabanı yarık it gibi dolaş." Bir ses odada dolaşıyordu, bu sesi ne kadar da iyi tanıyordu. Hele hele babasının şu ilginç benzetmeleri yok mu, onları duyduğunda içinden kıkırdamak gelirdi; ama neticesini daha önce test etmiş ve nişanını alnının sağında taşıyordu. Bunun tekrarlanmaması için ses çıkarmadan dinlemek ve onaylamak, babasına "çok haklısın, ne de güzel konuşuyorsun" anlamını verecek bir duruş sergilemek gerekiyordu. "Bak başkalarının çocukları nasıl çalışıyor?" Burada aklına tam da şu gelmişti: "Sen nereden biliyorsun baba?" Büyükler; çocuklarına, yeğenlerine, kardeşlerine güya iyi örnekler vermek adına hiç sevmediği ya da pek az sevdiği arkadaşlarının, abla ve abilerinin isimleriyle yol mu açtıklarını zannediyorlardı? Bunun böyle olmadığını onlar da biliyorlardı, bunları dedesinin de ona -babasına- yaptığından adı gibi emindi; ama sanki bir aile ya da kültür alışkanlığı gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyordu işte. "Aman, biz de çocuklarımıza söyleyelim ki kaybolmasın bu gelenek"
"Sen beni dinlemiyor musun bakalım?" Bu ses yedi kat gökten gelen ulvi bir ses gibi yankılandı odada. Ve kulaklara doğru giden eller... Babası, daha önce defalarca oynanmış oyunun bu bölümünde rolünün kendisine uygun olmadığını düşündüğünden ya da rolünü yapamadığından sahneyi terk etmeye karar verdi. Babasından önce süveterli bir göbek koltuktan doğrulmuştu. Babasından on-on beş santim ileride giden bir göbek. Babasının, kafasını sallayarak yatak odasına doğru başı önde ilerleyişi odada bir rahatlama havası estirdi. Seyircilerde bir tepki yoktu, aksine oyunun erken bitmesinden memnun gibiydiler. Annesi de bunu ispatlar gibi, " Hadi, acıkmışsındır sen şimdi." Aslında aç değildi. Dışarıda arkadaşlarıyla yemek yemişlerdi. Karşısına da en çok oturmasını beklediği kişi oturmuştu. "Dışarıda yemek yasak, yemek evde yenir." Bu katı ve anlamsız kuralı kim koymuştu aile geleneği içine? Ona harçlık veriyorlardı harcasınlar diye; ama diğer taraftan da biriktirmesini bekliyorlardı. Harcamak için veriyorsanız bırakın da harcayayım, diye düşünüyordu. Harcamak suç, biriktirmek hüner. O, hünerli olmak istemiyordu işte. Eğer harcamak gerekiyorsa harcanmalı, biriktirmek için henüz çok erkendi. Mutfakta annesi ona başkaca bir konu açmamış, o da bundan fazlasıyla memnun olmuştu. Çelik tavada ne aradığını bilmeyen bir kaşığın arayışlarının çıkardığı ses ve ayaklarının masanın kenarına vurarak çıkardığı anlamsız sesler dışında ses yoktu. Oh, ne kadar da rahattı şimdi.
|